MERZİFON
- NCA
- 23 Haz 2019
- 3 dakikada okunur
Amasya’da ikinci günümüz Merzifon’a yolculuk ile başladı. Künç Köprüsü’nün hemen karşı tarafından kalkıyor Merzifon otobüsleri. Ama aceleniz varsa erkenden gidin, sanırım saat başı kalkıyor. Enteresan bir şekilde, belki pazar günü olduğu içindir, otobüste çok az insan vardı. Halbuki yarım saat mesafede bulunan bir ilçe.

Merzifon otogarında inince size tavsiyem eğer başka ilçelere veya şehirlere gidecekseniz oradaki gişelerden saatleri öğrenmek. Ama baştan söyleyeyim Merzifon merkezden havalimanına herhangi bir servis bulunmamakta. Taksiye bağlı kalıyorsunuz.
Merzifon şehir merkezine giderken gelenleri ilk olarak Koca Mustafa Paşa’nın atlı heykeli karşılıyor. 1634 yılında Merzifon’un bir köyünde doğan Mustafa Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda çok önemli mevkilere gelse de II. Viyana Kuşatması’nda Osmanlı’nın başarısızlığı sonucu idam edilmiş. Orduyu yanlış bir strateji ile yönetip Osmanlı için büyük kayıplara yol açması bu kararın verilmesine sebep olmuş. Merzifon’da aynı zamanda Koca Mustafa Camii de bulunuyor. Bu cami özellikle bahçesindeki şadırvanın tavanındaki resimlerle dikkati çekiyor. 1900 yılında yapılan şadırvanın üzerinde Zileli Emin tarafından İstanbul’un eski hallerini yansıtan resimler bulunuyor. Unutmadan söyleyeyim, Avrupa’ya kahveyi ilk kez tattıran da bu Koca Mustafa imiş, o yüzden bizim kahvemize Türk kahvesi diyorlarmış. Şehrin merkezinde aynı zamanda Çelebi Mehmet Medresesi bulunuyor. 1414 yılında inşa edilen medresenin kapısı üzerindeki saat kulesi dikkat çekiyor.



Caminin hemen alt tarafı ise eski çarşı. Tek katlı binalarda hâlâ eski esnaf kültürü yaşanıyor. Her gün kurulan halk pazarı da buralarda. Bu pazarın ilgi çeken kısmı da köylü kadınlar için ayrılmış kısım. Onlarca köylü kadın kendi masasında kendi el emeği ürünleri satıyor. Her masada ortak görülen şey ise kocaman yoğurt plastik kaplarında kızılcık marmelatları. Bu Merzifon'un meşhur tatlısı, teyzeler beni görünce "Gel oğlum, sen gençsin, hastalıklardan korur, güç verir!" gibi cümlelerle bana satmaya çalıştılar ki benim asıl ilgimi çeken tabii ki peynirdi. Daha önce TV'de yapılışını izlediğim testi peyniri Türkiye'de Çanakkale, Bitlis, Tokat gibi birçok yerde yapılıyor. Kendi ineklerinden elde ettikleri mayalı peynirleri birkaç gün beklettikten sonra keserek, elleri parçalayarak testilere tıkıyorlarmış. Sonra toprağın altına 5-6 ay ya da yıllarca... Muhtemelen bekledikçe lezzetleniyor. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir peynir hastası olarak çok beğenmedim. Yağı alınmış lor gibiydi, çökelekten bile kuruydu. Sade de yesem yemeğe de katsam çok hoşuma gitmedi. Çok tuzlu değildi, çok hafif bir ekşiliği vardı. Ama yine de bu geleneksel usulü korumaları takdir edilesi.


Merzifon’a uğramak için bir diğer sebep de Keşkek! Çevre illerden bile insanlar Rumi Usta’nın Yeri’ne keşkek yemeye geliyorlar. Lokanta, şehrin eski çarşısının içinde yer alıyor. Girer girmez ev yemekleri karşılıyor gelenleri. Ama sıra sıra dizilmiş yemeklerin yanındaki toprak testi dikkati çekiyor: Keşkek testisi.. Önce unsuz, terbiyesiz kelle çorbamızı içtik, ardından üzeri salçalı sosla servis edilen keşkeğimiz geldi. Keşkek, Amasya merkezde yediğimize göre daha fazla dövülmüştü, daha bütünleşik bir yapıya sahipti. Buraya gelecekler sabah acele etsin yoksa öğlene kadar bitiyormuş keşkek. E yapması kolay değil, bir gün önceden başlıyor yapma süreci. Çorba da sırf et suyu ve et olduğu için çok hoşuma gitti, tam bir kolajen deposuydu.

Merzifon’da 1 gün geçirmeyi planlarken bir de baktık ki öğlen bile olmadan bitirivermişiz her şeyi. Meğer cumartesi gelip pazar öğlen gitmek yetermiş Amasya’ya. Ama uçağımız pazartesi öğlen olunca ani bir heyecanla Samsun’a gitme kararı aldık. Koşturarak yakaladık otobüsü. Devamını Samsun yazımda okuyabilirsiniz.


Uçak, Merzifon’dan kalkacacağı için Samsun gezimiz sonrası tekrar geldim Merzifon’a. Aklımda bir yer kalmıştı: Bedesten Osmanlı Mutfağı. Uzun süre dokuma atölyesi, ardından tekel deposu olarak kullanılan Bedesten ise şu an restoran olarak hizmete devam ediyor. Burası Topuz Kebabı ile meşhurmuş. Topuz, o savaşlardan bildiğimiz top şeklinde üzerinde dikenler olan alet. Biraz komik tanımladım. Bunun üzerine asılan etler siz yediğiniz sürece soğumadan kalıyormuş. Ama ben buraya da açılır açılmaz gittiğim için ancak çorba içebildim. Yöreye özgü Göverti Çorbası’nda patates, kırmızı biber, maydanoz ve kıvam versin diye bolca un bulunuyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse çok gereksiz bir çorbaydı. Tadı kötü değildi ama diğer çorbalarımız sonrası bunu beğenmek, övmek bize yakışmamalı bence.


Havalimanına ulaşım başta söylediğim gibi sadece taksi ile sağlanabiliyor. Şehri gezerken neredeyse tüm taksicileri aradım. Maalesef ki hiçbiri kazıklamaya kalkmadı, çünkü zaten kazık bir fiyat koymuşlar. Yaklaşık 10 dakika süren yola 30 TL vermek biraz üzdü ama yapacak bir şey yok. Kutu havalimanlarının birinden daha size veda ediyorum. Bir sonraki gezimde görüşmek dileğiyle..


コメント